Barış akademisyenleriyle söyleşi: “Geri döneceğiz ve dönüşümüz muhteşem olacak” – Sendika.Org

KHK ile işten atılan Kocaeli Üniversitesi öğretim üyeleri Doç. Dr. Mahmut Hakan Koçak ve Doç. Dr. Gül Köksal ile üniversite özelinde ve Türkiye genelinde yaşanan tasfiye sürecini ve mücadeleyi konuştuk. Operasyonlar ile barışı, laikliği, özerk ve kamusal üniversiteyi savunan, halk yararına bilim üreten 42 akademisyen üniversiteden uzaklaştırıldı. İşten atılmalar sonrası odalarını boşaltmayı bir eyleme dönüştüren ve direniş sözü veren akademisyenler hep birlikte haykırıyorlar: “Hiçbir korkumuz yok, geri döneceğiz ve dönüşümüz muhteşem olacak!”

672 numaralı KHK ile işten atılan Kocaeli Üniversitesi öğretim üyeleri Doç. Dr. Mahmut Hakan Koçak ve Doç. Dr. Gül Köksal ile üniversite özelinde ve Türkiye genelinde yaşanan tasfiye sürecini ve mücadeleyi konuştuk. Operasyonlar ile barışı, laikliği, özerk ve kamusal üniversiteyi savunan 42 akademisyen üniversiteden uzaklaştırıldı. Akademide en büyük tasfiye ise 19 akademisyenin işten atıldığı Kocaeli Üniversitesi’nde yaşandı.

“Bu suça ortak olmayacağız” bildirisinin imzalandığı ocak ayından itibaren özel olarak hedef alınan Kocaeli Üniversitesi’ndeki durumu Hakan ve Gül hocalarımıza sorduk. Öğretim Görevlisi Yetiştirme Programı’nda (ÖYP) yapılan değişikliğin üniversite ve akademide nasıl bir değişikliğe yol açacağını ve unutturulmaya, yok edilmeye çalışılan üniversite fikrinin ne olduğunu konuştuk.

İşten atılmalar sonrası Gül hoca bir açıklama yaparak “Maaş alıyoruz diye akademisyen değiliz” demişti. Kamu görevinden azledilmelerini sorduğumuzda Koçak, “Devlet daha önceden kamu hizmetini maaşlandırıyordu. Şimdi ise maaşlandırmamaya karar verdi. Bu durum bizim kamuya hizmetimizi engelleyemez, biz kamuya hizmet etmeye devam edeceğiz” diyerek mücadeleye ve kamu yararına bilim üretmeye devam edeceklerini söyledi.

İşten atılmalarının ardından üniversitelerine dönen ve odalarını toplamayı bir eyleme dönüştüren akademisyenler karanlık bir tablonun değil, direnişin başladığını gösterdiler. Barış, demokratik bir ülke, özerk laik ve kamusal bir üniversite için mücadele verenve halk yararına bilim üreten barış akademisyenleri alternatif açılış ve açık derslerle mücadeleye ve kamu hizmetine devam edecek. Dayanışma ve direnişin mevzilerini örmeye başladıkları bu mücadelede hep birlikte haykırıyorlar: “Hiçbir korkumuz yok, geri döneceğiz ve dönüşümüz muhteşem olacak!”

dsc_0162

-Türkiye’de tasfiye operasyonları düzenleniyor. Cemaat operasyonları adı altında meşrulaştırılmaya çalışılan hukuksuzluklar ve işten atmalar toplumsal muhalefeti de kapsayarak devam ediyor. Siz toplam tasfiye sürecini ve Yenikapı ruhu adı altında kurulan ve çok kısa sürede dağılan mutabakatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hakan Koçak: 672 sayılı kararnamenin önemli bir aşama olduğunu düşünüyorum ve kararnameyi okumayı herkese tavsiye ediyorum. 672 numaralı KHK ile 44 kişilik bir grup; kabaca söylersek barışçı, sol ve demokrat kimliğiyle tanınan ve Eğitim-Sen’li akademik kadro işten atıldı. Bu önemli bir yönelime mi işaret ediyor? Yoksa kimi rektörlerin veya yöneticilerin yaptığı bir işgüzarlık mı? Bir tür kendini korumak için ortalığı toz dumana bulama operasyonu mu? Açıkçası biz de bunu tartışıyoruz/konuşuyoruz.

Kendi adıma söylemem gerekirse; emin değilim. Ama tam bunu söylerken arkasından gelen eğitimdeki 11 bin 285 kişilik tasfiye, tekil tekil üniversitelerdeki veya diğer kurumlardaki tasfiyeler ikinci seçeneği daha güçlendiriyor: Yani Cemaat çuvalının dışında başka bir çuvalın daha açıldığını. “Yapı, oluşum, grup” gibi ifadelerle son derece muğlak ve hemen hemen herkesi içine alabilecek bir çuval bu. Toplumsal muhalefetin de Cemaat kadar tehlikeli bir odak olarak lanse edildiği, içine doldurulmaya çalışılacağı bir çuval.

Bir tür darbe fırsatçılığı var, darbe girişiminin yarattığı olağanüstü iklimi kullanarak. Zaten çeşitli biçimlerde baskı altında tutulan ve ufak ufak tasfiye edilen kesimlerin daha kitlesel tasfiyesi için bir kapı açılmış görünüyor. Rejimin bu konuda bir netlik sahibi olmadığını düşünüyorum. Bir tür iç tartışma/çatışma veya strateji belirsizliği olduğu ortada. Ama burada kastım bu netleşmeyi beklemek değil, aralanan bu kapıyı hemen kapatmak için mücadele etmek gerekliliği.

Gül Köksal:

Aslında KHK ile birlikte OHAL’den de söz etmek çok önemli. Bir OHAL fırsatı bu KHK’ler. KHK’lerin yürürlükten kaldırılması meselesi ya da gündeme getirilmesi önemli bir yerde duruyor. Bunun altını kalın çizgilerle çizmek zorundayız. KHK’lerin açtığı yollarla bu kıyımın artma olasılığı, daha da fenası herkesin birbirini ispiyonladığı bir sürece girme gibi de bir risk var.

Mutabakat hakkında ise tek bir söz tüm durumu özetleyecektir. Ben bir kent hakkı aktivistiyim. Yenikapı bildiğiniz gibi dolgu alan ve bir kent suçu. Altyapısı bu kadar haksız hukuksuz olan bir yerde üst yapı da olmaz. Dolayısı ile kent suçu olan bir yerde demokrasi de olmaz.

Doç. Dr. Hakan Koçak

Doç. Dr. Hakan Koçak

Son dönemde savaş içeride derinleştirilirken dışarıda ise doğrudan Suriye savaşına dahil olduk. Siz barış akademisyenleri olarak hükümetin savaş politikaları ve Kürt sorununa dair tutumuyla ilgili ne söylemek istersiniz?

Hakan Koçak: Biz barış dedikçe karşı tarafta savaş diye anlaşılıyor herhalde. Bir çatışma sürmekteyken Suriye’de işgale dönüşen bir politika izliyorlar. Aslında Suriye’de tamamen başarısız olmuş bir politika var. Buradan bu ideolojik formasyona sahip bir iktidarın çıkması mümkün değil gibi. Dolayısıyla savaşı derinleştirmek zorunda. Memleketimizi daha büyük acılara sürükleyecek bir siyaseti izlemekte ise kararlı.

Türkiye’de neyi ne zaman söyleyeceğinizi bileceksiniz. İki yıl önce “barış” demek “müzakere” demek “Kürt” demek falan sizi el üstünde tutturabilirdi. İktidara yakın kalemler, iktidar içerisinden siyasiler Öcalan’a övgüler düzebiliyorlardı. Birdenbire dediler ki “oyun bitti”. Şimdi çözüm, barış vesaire demeyeceksiniz.

Bizim suçumuz ve önemli bir sorunumuz var o da tutarlı olmak. Biz çözüm süreci sürerken de “Şeffaf bir süreç olsun. Eşit, adil bir barış olsun” diyorduk. Biz barış sürecini meselenin bittiği değil, başladığı yer olarak kurguluyorduk. Buradan, bu kapıdan barış çıksın istiyorduk. Bugün de aynı şeyi istiyoruz. Aslında bizim pozisyonumuz aynı, değişen yönetenlerin pozisyonu. Biz aynı yerdeyiz.

Ben 84’de başlatılan silahlı eylemlerin tanığıyım. 80’ler 90’lar ve 2000’ler yaşandı. Bu zaman diliminde çok çeşitli şiddet politikaları uygulandı. Bunlar sonuç aldırmadı. Benim çocukluğumdan beri fon sesi şudur “köklerini kazıdık”. Bir belgesel çeksek arkada sürekli tekrar ederdi herhalde bu ses. Oysa belli ki toplumsal desteği olan bir hareket bu. Kişisel olarak bana sorarsanız: keşke olmasaydı. Ben silahlı mücadeleye kategorik olarak karşıyım. Ama bu da bir realite.

Bir Kürt meselesi var. Bu silahlı örgüt açığa çıkmadan önce de vardı. Yüzyıllara dayanan bir mesele. Bunun barış ve müzakere yöntemleriyle çözülebileceğine dair çok önemli ipuçları da var ama Türkiye’nin bir makus talihsizliği var ki hep sağ iktidarlar tarafından yönetilmiş. Hem de en kötü sağ tarafından yönetilmiş bir memleketiz biz. Irkçı, şoven bir zihniyetle sürekli zehirlediğiniz ve mobilize ettiğiniz bir kitle var. Bir tür kendi canavarınızı yaratıyorsunuz. Bir noktada artık o canavar sizi daha da ileriye gitmeye zorluyor.

Biz o imzaları attığımız sırada özellikle Cizre, Sur, Nusaybin’de yaşananlar çok travmatikti. Bizim bir bölümümüz aynı zamanda sosyal bilimci. Bunları okutuyoruz, görüyoruz. Dünyanın her yerinde bu süreçler çok ciddi travmalara sebep olurlar. Mutlaka ve mutlaka başka şekillerde yeniden ve yeniden ortaya çıkarlar. Başka sosyal ve siyasal dinamiklere dönüşürler/yaratırlar.

Yaşananlar fizikselliğinin ötesinde sosyal meselelerdir. Kuşaktan kuşağa aktarılırlar. Mesela; 100 yıl geçtiği halde ve Türkiye artık Osmanlı kimliği taşımadığı halde her yıl Ermeni meselesini nisan ayında yeniden ve yeniden yaşıyor. Kaçamazsınız. Kürt meselesi de benzer bir mesele.

Kürt sorunu ile ilgili barışçıl, müzakereye dayalı bir çözümün zorunlu olduğunu biz yeniden ve yeniden söylemek zorundayız. Bu sadece bizlik yada duygusal bir mesele değil, bilimsel bir gerçek. Bilimsel sorumluluk adına da bunu söylemek zorundayız. Benim kişisel olarak ana akademik çalışma alanım bu değil ama ortalama bir Türkiyeli olarak ömrümün üçte ikisini bu çatışma ortamı içerisinde geçirmiş biri olarak bunu söyleme zorunluluğu duyuyorum.

Özetlemek gerekirse son Suriye’deki savaşın derinleşmesi Türkiye’nin daha doğrudan girişi de olmak üzere yada Kürt illerindeki artan şiddette son gelişmelerin tamamı bizim haklılığımızı gösteriyor. Yani şiddetin şiddet doğurduğunu gösteriyor. Tam anlamıyla şiddet sarmalı. Bir şiddet biçimi ile bitirmeye çalışıyorsunuz ama başka şiddet biçimlerini de çağırıyorsunuz aslında.  Bu birbirini üreterek devam ediyor. Buna engel olmanın yolu ise yapılan tasfiyeler değil. Bu tasfiyeler de başka travmalar olarak şu an da yeraltı nehirlerini dolduruyorlar yarın taşmak üzere.

Dersim’de Urfa’da diğer Kürt illerinde öğretmensiz kalan öğrencileri düşünün.  Nasıl bir ruh hali olacak. İstanbul’da önlükleriyle okula gidecek çocuklar ama Mardin’in Nusaybin ilçesinde başka bir hayat olacak; öğretmeniniz yok, okula gidemeyeceksiniz.  Sürekli bir dışlanmışlık ve ötekileştirilmişlik duygusu yaşayacaksınız. Oysa ki eğer istenen “milli birlik bütünlük” ise yönetenlerin deyimiyle en büyük travmamız bölünme ise bu bölünmeyi besleyen bir şey. Bunu görmek için büyük sosyal bilimciler olmaya gerek yok.

dsc_0167

Doç. Dr. Gül Köksal

-Büyük çoğunluğu Eğitim-Sen’li olan 11 bin 285 öğretmen daha açığa alındı. Üniversitede de birçok akademisyen işinden atıldı. 1 hafta sonra ise okullar açılacak. Yıllardır Eğitim-Sen’in söylediği kamuda büyük bir öğretmen açığı var. Bu açıklarla bizi nasıl bir eğitim sistemi bekliyor?

Gül Köksal:

Eğitimde yeniden yapılandırma meselesinde siyaset bilimci veya sosyolog olmaya gerek yok hükümetin çok bilinçli bir şey yaptığını söylemek için. Bu kadar karmaşanın olduğu yerde bu yeniden yapılandırma değil, yeniden yapma. Yeniden yapılandırmada mevcut bazı şeyleri tutarak yapma olabilir ama toptan bir değişim var. Eğitimdeki dönüşüm uzun zamandır gündemde. KOÜ’de biz de bunlara çok yakından tanık olduk. KOÜ’de örneğin; üniversitenin ana konferans salonu Komsuoğlu’nun gerici, kadın düşmanı, ne idüğü belli olmayan gruplara ya da konuşmacılara tahsis edilmesi. Tekbir sesleri ile üniversite amfilerinde yerleşkelerinde dolaşılıyor olması bu dönüşümün göstergeleriydi ama yerine nasıl ikame edecek bu kadar insanı? İşte orası da ayrı bir sorun.

Hakan Koçak: Eğitimde dinselleşme ana projesi olduğu için zaten her şey buna otomatik olarak hizmet ediyor.  El konulan Cemaat okullarının büyük çoğunluğunun hemen imam hatibe dönüşmesi, işten atılan öğretmenler yerine iktidara yakın öğretmenlerin istihdam edilmesi… Bu yönde bir eğitim kadrosu oluşturulması çok muhtemel.

Atılan eğitimcilerin sağladığı ilerici girdilerin öğrenciler açısından geriye çekilmesi, ortadan kalkması, okullarda kurulan Eğitim-Sen direncinin, hegemonyasının ortadan kalkması. Burada hükümet bir taşla bir kaç kuş vuruyor. Türkiye sağının her tarihsel uğrakta giriştiği şey  15 Temmuz’dan sonra yeniden ve daha güçlü bir biçimde ortaya çıkan: kitleleri milliyetçi şoven temalar etrafında seferber etmek. Seferber edilen kitlelere dayanarak ve meşruiyetini oradan alarak da bir takım siyasi pratiklere girişiyor. 11 bin öğretmenin açığı alınması öncesi sosyal medyadan  “PKK’lı öğretmenler atılsın” başlıklarıyla yapılan kampanyalar bunun göstergeleri.

Burada Cumhuriyetçi, Kemalist hocalara da bir şeyler söylemek gerekiyor. Akademisyenlerin atılmasının temelinde Kürt meselesi var gibi görünüyor ilk anda ama aynı zamanda bizler bulunduğumuz yerlerde laikliğin, akademik özerkliğin, eğitimdeki bilimsel ve kamusal savununun da özneleriyiz, öncüleriyiz yerine göre. Dolayısıyla burada  büyük bir darbe var, bunun altını çizmekte fayda var. Yani onların da bu tasfiyenin boyutlarını açıklıkla görmesi gerekiyor.

Medyada güzel bir vurguydu bence, Cemaat bir tek Dersim’e nüfuz edememiş. Ancak oran olarak en çok öğretmen kıyımının olduğu yer Dersim. Bunlar tesadüf değil. Bu, ilericilerin Cemaat karşısında direndiğinin göstergesidir. Bunda da eğitimcileri önemli bir payı var.

Öğretmenler ve öğretmen hareketi tarihsel olarak da, Cumhuriyet tarihi boyunca da ilericiliğin başlıca taşıyıcısı ve misyoneridir. Onların bu mevzilerden atılması Türkiye ilericiliğinin köklerinin kurutulmasına dönük bir harekettir. Bunu hatırlatmak lazım.

Türkiye’de ilerici kanatta ya da demokrasi cephesinde yer alanlar Kürt meselesi ile ilgilenenler bu kararnameler ile uzaklaştırılıyorlar. Bu da devlete göre bir terörle mücadele. Böyle olmadığını kısa zamanda göreceğiz. Ama bekleyip görmek yerine erken görüp tavır almakta fayda var.

-KHK ile Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı (ÖYP) ile atanan akademisyenler 50/d statüsüne getirildi ve güvencesizleştirildi. Bu nasıl bir güvencesizlik ortamı yaratır üniversite içerisinde?

Gül Köksal: Kamudaki bütün tasfiye bütünlüklü olarak düşünülmeli. Akademi tarafında aslında deneyim çok mühimdir. Bilgi birikimi çok önemlidir. Sizden önce o yollardan geçmiş kişilerden aldığınız  deneyimlerler ya da gözlemlerle siz de yaptığınız işi geliştirir, pekiştirir ve daha ileri güncel boyuta taşırsınız. Akademi boyutunda da ÖYP’nin böyle önemli bir rolü var. Bilimsel çalışmalarına devam ederken, hocalarıyla derslere girip deneyim kazanan arkadaşlarımızın o dersleri kendi yollarıyla götürmeleri çok mühim.

Mesela doktora tezini yaptıktan sonra genç bir akademisyenin o kurumda çalışmaya devam edemeyecek olması, güvencesizlik bir yana, aynı zamanda akademik kurumlar içerisinde sürekliliğin kesilmesi anlamına da geliyor. Bir nevi taze kan olarak gelen dinamik genç kadroların orada bulunuyor olması bilimsel laboratuvardan tutun, saha araştırmalarına kadar bütün akademik çalışmaları riske attığı gibi kendileri için de çok anlamsız bir hale geliyor. Güvencesizlik aynı zamanda akademiye olan inancı da zedeliyor.

Hakan Koçak: AKP iktidarı döneminde iyice pekişen, piyasanın ürettiği güvencesizliğin yanında bir de rejimin ürettiği güvencesizlik var. Piyasa zaten güvencesizliği istiyor. Neoliberalizmin mantığı gereği çalışma yaşamına dair temel talebi budur. Türkiye’deki güvencesizliğin ise iki boyutu var. Birbirine eklenmiş birleşmiş. Performans değerlendirmesi kapitalizmin işletmeci mantığının tüm dünyadaki temel yönelimidir. Bizim memlekette ise istenen şu: Performans değerlendirmesine tabi olacaksın ama bu yetmez, rejime bağlılığını da sürekli olarak ortaya koyacaksın.

Rejim açısından makbul bir kamu çalışanı olduğunu yeniden ve yeniden ortaya koymak zorundasın. Bu tür baskıcı, otoriter bir rejimin neoliberalizme eklenmesi konusunda Türkiye özgün bir örnek. Belki de vaka incelemesi ve ders olabilecek nitelikte.

“Güvencesiz de olsa sana istihdam sağlıyorum, buna şükret” diyor hükümet ama yetmez. Madem iş buldun, bu sisteme ve rejime iktidara biat etmek durumundasın. Muhalif şeyler söylemeyeceksin/yapmayacaksın. Bir çifte güvencesizlik hali Türkiye’de işliyor. Bu durum en gençlere, işin en başında olanlara vuruyor. Bunun üniversitedeki yansıması nitelik düşmesidir. Siz başınızda bir “demokrasi kılıcı” sallanırken sağlıklı tez üretemezsiniz. Makale yazmak yerine kafanız sürekli olarak “rektörle, dekanla, bölüm başkanıyla vs. aramı iyi mi tutmalıyım” “Şunu yazmasam mı, bunu söylemesem mi?” sorgulamaları içinde kaybolursunuz. Darbe girişimi sonrası bu durum pekişti.

Gül Köksal: Ama en genç arkadaşlarımız en cesur olanlar bu güvencesizliğe karşı. Barış imzası döneminde de imza atanların çoğu ÖYP’li, kadın, genç akademisyen arkadaşlarımızdı. Örgütlü öğrenci arkadaşlarımız ve yeni akademiye adım atan arkadaşlarımız daha ileride pozisyon alırken, daha uzun süredir akademide bulunanlar daha geri pozisyon aldı. Bu çok dikkat çekici bir durum.

Hakan Koçak: ÖYP ile açılan yoldan on binlerce insanı kapsayan devasa bir güvencesizlik ortaya çıkmış oldu. Ben çalışma ekonomisi alanında ders veriyorum. Emek sürecinde denetim önemlidir. Literatürde en güçlü denetim mekanizmasının kapitalizmdeki işsizlik korkusu olduğuna dikkat çekilir. Bundan daha güçlü bir denetim mekanizması olamaz. Hele de kapitalizmin artık sosyal devlet modelinden ve tam istihdam hedefinden vazgeçtiği bir dönemde olabilecek en etkili denetim aracı gerçekten işsizliktir. İşsizlik korkusu ile terbiye etme. Bu mavi yakalı işçilerin hep bildiği bir şeydi.  Türkiye’de özellikle beyaz yakalılar için bu deneyim görece yeni ve daha şiddetli olarak yaşıyor. Kamuda görevliysen ya da akademideysen güvenceli olduğun gibi bir algı vardı. Bizler sendikal mücadele içerisinde de bulunan insanlarız. Bunu yıllardır meslektaşlarımıza anlatmaya çalıştık, biraz da zorlandık.  Ne yani biz de işçiler gibi işten mi atılacağız? sorularıyla karşılaştık sürekli. Ücretimizle ya da güvenceyle ilgili eylemler olduğunda biraz burun kıvırma hali olurdu. İşte bizzat bizlerde de görüldüğü üzere doçentler ve profesörler işten atıldı.

-Kocaeli Üniversitesi en fazla akademisyenin işten çıkarıldığı üniversite oldu. Burada KOÜ’nün neden özel olarak hedef alındığını anlatabilir misiniz?

Gül Köksal: Akademisyenlere ve öğrencilere karşı rektörlüğün özel bir tutumu olduğu gibi sadece rektörlüğün değil, belediyenin de benzer bir tutuma sahip olduğu görüldü. Üniversitenin bizi terörist ilan eden bir senato kararı vardı. Eş zamanlı olarak Büyükşehir Belediyesi’nin de benzer bir açıklaması olmuştu. İlgili kurumların tümü birbiriyle benzer açıklamalar yapmıştı ve yerel basın da bunları iştahla sunmuştu.

Söz konusu bu kurumlar, yerel medya da dahil, aynı zamanda birbirleriyle çok organik ilişkiler içerisinde. Örneğin, Rektör’ün oğlu Büyükşehir Belediyesi’nde SEKA Müzesi’ne danışmanlık yapıyor. Büyük kent de olsa bir nevi taşra ilişkilerinin çok hakim olduğu bir kent Kocaeli. Benim 10 yıldır görev yaptığım ve gözlemlediğim kadarıyla ilişkiler hep içiçe, neredeyse kimin eli kimin cebinde belli değil güç ilişkilerinde.

İlk dava ve gözaltı süreçlerinde bizim saldırı karşısında birlikte duruşumuz… İstemese de rektörlük bölemeyeceği bir şey yaratmış oldu. Sadece biz gözaltına alınanlar değil, bize akademide destek olan arkadaşlarımız ve demokratik kitle örgütleri olarak ve diğer şehirlerdeki barış akademisyenleri olarak bir birlik gösterebildik. Bu yüzden de Kocaeli özel olarak hem duruşu, hem de baskıyla öne çıktı.

Hakan Koçak: Kocaeli çok göz önünde bir yer. Türkiye’nin en büyük sermaye kuruluşları orada. Sanırım Türkiye’deki en fazla sayıda organize sanayi bölgesi bu kent sınırları içerisinde. Aynı zamanda çok farklı toplum kesimlerinin bir arada bulunduğu dinamik bir kent. İstanbul’a da çok yakın, onun uzantısı gibi olan bir metropol. Üniversitenin kuruluş aşamasından bugüne küçümsenemeyecek ilerici akademik birikimi var. Kentte güçlü sağ, muhafazakar yerel dinamikler var ve onların üniversitenin  görece ilerici dokusundan rahatsızlıkları açık.

Sermaye devlet ilişkileri açısından üniversiteyi sermaye hizmetine daha çok koşmak gibi bir niyet olduğunda Kocaeli bir pilottur. Sermaye ile iç içe geçmiş çok daha fazla imkanı kullanabileceği bir üniversite. Bu KHK ile çıkarılanlar bu konu önünde bir direnç oluşturuyordu.

Onur Hamzaoğlu hocamızın geçtiğimiz yıllarda yaşadıkları özel bir örnek oluşturuyor mesela. Sermaye ihtiyaçlarıyla üniversite karşı karşıya geldiğinde üniversite nasıl bir tutum almalıdır yada almamalıdırın bir örneği olarak yaşandı. Onur Hoca kazandı ama Kocaeli Üniversitesi çok şey kaybetti.

İlginç bir ayrıntıyı daha söyleyelim. İmza metnin yayınlandıktan hemen sonra yerel gazetelerde bize karşı linç kampanyası başlatıldı. İki gün tüm bilgilerimiz, fotoğraflarımız vb. yerel gazetelerde paylaşıldı. Ama Cemaat kapsamında uzaklaştıranlara karşı olağanüstü bir hassasiyet var: “Sapı samanı karıştırmayalım, çok dikkatli olalım” vs deniyor. Doğru, öyle olunmalı ama bu bizim için de böyle olmalıydı. Bu çifte standartın nedeni üzerine düşünülmeli.

Gül Köksal: Şunu bile yaptılar. Biz destek yemeği hazırladığımızda destek yemeğine gelen arkadaşlarımızı da açıkça teşhir ettiler.

“Devlet maaş veriyor diye akademisyen değiliz” demiştiniz. Burada akademinin ve üniversitenin ne olduğunu tekrar hatırlatmaya gerek var gibi. Sizler kamusal hizmet ve savunduğunuz üniversite fikriyle açık derslere başlıyorsunuz. Akademide ve toplumsal mücadelelerde neler yaptığınızı ve bu açık dersleri anlatabilir misiniz?

Gül Köksal: Akademi ve üniversite, YÖK’le çok uzun zamandır bir çatışma içerisinde. Üniversiteler çok uzun bir süredir Bologna süreçleri ile sermayeye hizmet eder hale gelecek şekilde dönüştürülüyor. Açık dersler; bilgi aktarımının, kamu ve toplum yararına üniversitenin ve bilimin kapalı kapılar ardında mekanlara sığmayacağının da ifadesi aslında.

Hayatın içindeyiz, yaptığımız şey de hayatla ilgili. Gündelik yaşamı da evrensel ilkelerle ilişkili olarak gördüğümüzden ders dediğimiz şeyi de belirli bir bedel karşılığında yaptığımız bir şey olarak görmüyoruz. Zaten bu sadece on dokuzumuzla ilgili bir şey değil.

 28 Eylül’de bir karşı açılış yapacağız. O günkü programı tartışmaya devam ediyoruz içimizde. Bir açılış konuşması, bizlerin konuşmaları, açığa alınan Eğitim-Sen’li hocalarımızın ve diğer illerdeki Barış için Akademisyenler imzacılarının davet edildiği ve söz aldığı bir program biçiminde olacak.

Kucaklayıcı ve kavrayıcı. Üniversite nedir? “Bilim ve akademi nedir” tartışmalarının da yapılacağı bir ortam olacak. Sonra da niyetimiz belirli aralıklarla seminer, atölye ve forumlarla bunu yıl boyunca sürdürmek, bunun için Kocaeli’de fiziki bir mekan tutuyor olmak. Destek olan çalışma arkadaşlarımızın ve öğrencilerimizin geldiği bir ortamı da gerçekleştirmeye yönelik projemiz. Özetle kenti, üniversite ortamını ve öğrencilerimizi terk etmiyoruz.

Biz 10 Ekim Ankara Katliamı sonrası bir Anıtpark Dayanışması oluşturduk. Genelde öğrenci hareketleri Umuttepe yerleşkesindedir. Bizim Anıtpark mimarlık, güzel sanatlar, konservatuar gibi bölümlerin bulunduğu yerleşke. Bizde de bir hareketlenme başlamıştı. Dekanlık, bizim öğrenci buluşmalarına gelen asistan arkadaşlarımıza “Oralarda görülürseniz sizin kadro işleriniz olmaz” diye bir nevi aba altından sopa gösteren tehditlerde bulunmuştu.

Örneğin şimdi Türkiye’nin her yerinde Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri’nden, İstanbul Haliç Tersanelerine uzanan bir yıkım, yağma söz konusu. Benim yüksek lisans tezim Haliç tersaneleri üzerineydi. Şimdi oraya oteller yapmayı planlıyorlar. Yüzlerce yıllık bir denizcilik tarihinin yok olması anlamına geliyor.

Bilim insanı olarak anlamadığım şey, bizler bu değerlerden bahsediyoruz ama aynı zamanda bu değerler sokakta, yaşamda talan ediliyor. Sokakta insanlar buna karşı direniyorlar ve biz akademisyenlerin onların yanına gitmeme halini hakikaten anlayamıyorum. Üniversitede olan ile sokakta olan arasında bir ayrım olduğunu düşünenleri gerçekten anlamakta zorlanıyorum. Öğrenciler sorduğunda verecek cevap bulamıyorum.

Hakan Koçak: “Siz kamu hizmetinden çıkarıldınız” diyorlar bize. Bizim ise burada söylediğimiz söz “Bizi kamu hizmetinden çıkaramazsınız”. Çünkü biz kendimizi kamusal aydınlar olarak gören insanlarız. Kamu hizmetini kamu adına devlet maaşlandırıyordu. Şimdi maaşlandırmamaya karar verdi ama bizim kamusal hizmet anlayışımız devam ediyor. Üniversiteden önce böyleydi, sonra da böyle olacak.

Bu yaşamda alınmış bir tavır. Biz akademisyenken de boş zamanlarımızı kamusal hizmette geçiren bundan da keyif alanlarız. Tekel direnişi çadırları kurulduğunda biz Kocaeli’nden giden akademisyenleriz. Soma cinayeti yaşandığında bizim çalışma ekonomisi bölümlerinde imza kampanyalarıyla bu konuda duyarlılığı artırmaya çalışan ve bir daha bu tarz katliamlar yaşanmasın diye uğraşan bireyleriz. Aslında her biri birbiriyle ilişkili. Şu anda öne çıkan barış imzası da dahil her biri bir kamusal sorumlulukla yapılan şeyler. Bu anlamıyla kamudan ihraç edemezsiniz, mümkün değil.

Öğrencime dokunma kampanyasında da vardık. Hapsedilen öğrencilerimize kitap yolladık. Öte yandan kentsel talana karşı kent hakkı mücadelesi veya SEKA’daki kültürel miras koruması işinde. Yahut da Onur hocanın ekoloji mücadelesinde.

Daha mikro boyutta zaman zaman öğrencilerle ya da bizimle karşı karşıya gelen güvenlik görevlileri çalışma koşullarının ağırlığından bize şikayet ettiler. Sendikalaşmaya çalıştıklarında bize danıştılar. Okul içi emek mücadelesinde de katkılar sunmaya çalıştık.

Üniversite bir takım değerler üzerine kurulu. Hakikate ulaşma derdimiz var ve hakikate ulaşmak için bir kere resmi ideolojilere tav olmayacaksınız. Devletin ve sermayenin makro ve mikro boyutta ürettiği hegemonik fikirlere, pratiklere nesnel ve objektif olarak yaklaşacaksınız, sermayenin hizmetinde olmayacaksınız. Bu bağımsız duruş, bu nesnel olma kaygısı, biat etmeme kaygısı çok rahatsız edici egemenler açısından.

Üniversite faydalı bir şey değildir. Üniversiteye gelen genç bir talebe meslek adına somut bir şeyler talep ediyor sizden ama bilgi fayda için üretilmez. Malesef şimdilerde bilgi bir tek bilgi yarışmalarında gördüğümüz için karşılığı olan bir şey gibi kurgulanıyor.

Tam tersine bilme aşkı ile başladı bu yol Antik Yunan’dan beri. Niçin bilmek istiyorsun, ne çıkarın var? Hiçbirşey. Bilmek istiyorum çünkü insanın bilme arzusu var. Evreni, doğayı, toplumu, insanı anlama arzusu bu. Peki bilince ne olacak? Daha fazla bilmek isteyeceksin. Ama malesef öğrencilerin genelinde de böyle bir beklenti yok. Akademi cephesine döndüğümüz zaman ise şunu görüyoruz: dünya çapında akademi puan toplayıcısı olmuş. Puanlar akademik yükseltmede belirleyici olduğu için nasıl makale yazarım, oradan kaç puan alırım kaygısı belirleyici. Bir de diğer yönü var: aman üniversite yönetimleriyle aramı iyi tutayım; şu seminere gitsem mi gitmesem mi, şu araştırmayı yayınlamasam mı, şu konulara dalmasam mı vs. diye geçen bir ömür. Burada bir hakikat arayışı, gerçek merak ve bilme arzusu ile yapılan bilimsel faaliyet beklenemez.

Gül Köksal: Sosyal bilimlerde hocamın anlattığı gibi bir durum var, ama doğa bilimlerinin durumu iyice vahim. Bizlere düşen, direkt sistemin “askerleri”, mühendis ve mimarları olmamız. Benim son zamanlarda sık rastladığım bir sıkıntı, son döneme gelmiş olan öğrencilerimizin bunalım hali. Mezun olduktan sonra tartıştıkları şeyleri yapmak zorunda kaldıkları bir ortam var. Kent suçu işleyen projelerde yer almak, mimar olarak görev almak zorunda kalmak istemiyorlar haklı olarak. Ya da yoksul halkı yerinden edecek kentsel dönüşüm projelerinde yer almak. Kendi paylaşımlarından da gördüğüm şu ki, karşısında durdukları şeyleri yapmak onları üzüyor. Aralarındaki sohbetlerde ifade ediyorlar; “sabahları doğa talanı projelerde çalışırken, akşamları benzer projeleri protesto mu edeceğiz. Bu koşullar içerisinde kendi istediğimiz projelerde çalışmak imkansız”. Birçoğu bu durumda mimarlık öğrencilerinin.

-BAK akademisyenleri olarak ortak bir mücadele planınız var mı? Hükümetin topyekun saldırısına karşı nasıl bir direniş hattı çizilmeli sizce?

Gül Köksal: BAK İstanbul’un yaptığı son toplantıda, Kocaeli’nde görevden alınan akademisyenler olarak yeni süreçte çok daha aktif olmaya çalışacağımızı söyledik arkadaşlarımıza. Zamanımız da olacak buna. Bütün ülkede barış ve demokrasi konusunda bir birlikten söz ediyorsak üniversite boyutunda da bir birlik oluşturma konusunda niyetliyiz. Karaburun Bilim Kongresi’nde de forumlar düzenleyip, bu konuyu tartıştık. Biz bu süreci laik, demokratik, barışçı ve eşit bir eğitimi merkeze alarak bu topraklarda götürmeye niyetliyiz.

Hakan Koçak: Biz şunu sıklıkla vurguluyoruz. “Burada mağdur bir grup var, biz bunlarla dayanışıyoruz” algısından çıkarmamız lazım. Çok net olarak KHK’lere ve tasfiyelere karşı bir tavır alınmalı. Bizim ihracımızın genel olarak Türkiye’de sürmekte olan üniversitedeki tasfiye sürecinin bir parçası olarak da görülmesi gerekliliğine işaret ediyoruz. Kesinlikle yalnızca imzacılar mevzusuna sıkıştırılmamalı. Birçok yerde farklı tasfiye süreçleri yürüyor. Dolayısıyla, çok boyutlu olarak süren bu tasfiyeye karşı ortak tavır alınmalı.

Laik, demokratik ve kamusal eğitim temel ilkeleri üstünde buluşan bir mücadele olmalı. Bunu savunanların bir araya geleceği bir platform muhakkak kurulmalı. Biz 19’uz, aslında 44’üz ve aslında çok daha da fazlasıyız.

Mağdur olmanın ötesinde gerçek üniversiteyi sahiplenenler biziz.  Böyle bir süreçte kimi politik ayrımları öne çıkarmanın ve kaşımanın çok lüks olduğunu düşünüyorum. Burada bize ışık tutan bir deneyim var, o da Gezi Direnişi. Bence bir asgari müşterek çerçevesinde toplumda ne kadar güçlü bir birikimin olduğunu gösterdi. Burada üniversitelilerin ciddi bir mobilizasyonu olduğunu, duyarlılığın ne kadar yüksek olduğunu da gördük. Şu anki sorun bir direncin olmaması değil bunun ortaya çıkarılamaması. Çok geniş kesimlerde de bir duyarlılık var. Bir şeyleri kendi hanemize yazmaya çalışmadan, kendi örgütlü yapılarımızın damgalarını vurmaya çalışmadan net bir takım ilkeler çerçevesinde hareket etmeliyiz. Kanımca bu yalnızca üniversite mücadelesinin değil genel, demokratik mücadelenin de gerekliliği.

Üniversitede yapılan mücadelelerin her zaman demokrasi mücadelesinin önemli ayakları olduğu görülmüştür. 1948 yılında Behice Boran’ların DTCF’den tasfiyesi sonrası yaşananlar bu süreçle benzerdir. Üniversite ortak mücadeleye destek olabilirse bunun büyük katkıları olur.

 

Kaynak: http://sendika14.org/2016/09/isten-atilan-baris-akademisyenleriyle-soylesi-kamu-hizmetimiz-engellemez/