Üyemiz Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’na tahliye

Kocaeli Dayanışma Akademisi kurucu üyesi Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu 5,5 ay süresince tutuklu kaldıktan sonra 19 Temmuz 2018 günü çıkarıldığı ilk mahkemede tahliye edildi. Kendisine tekrar geçmiş olsun diyor ve duruşmada mahkeme heyetine sunduğu yanıtı paylaşıyoruz.

KORKULARIN DEĞİL

UMUDUN BÜYÜMESİ İÇİN: BARIŞ*

Prof. Dr. Onur HAMZAOĞLU

19 Temmuz 2018

    İÇİNDEKİLER

1. GİRİŞ

2. AFRİN

2.1. Aralık 2017’de Afrin Gündemi

2.2. Türkiye’de    Afrin

2.3. Suriye İç Savaşı’nda Afrin

2.4. Mart 2018’de Afrin

2.5. Dört Ayrı Başlıkta Afrin

3. HALK SAĞLIĞI VE SAVAŞ

3.1. Halk Sağlığı Sorunu

3.2. Savaş

3.3. Savaşa Karşı Çıkmak Zorunluluktur

4. BARIŞ

4.1. Silahların Susması ve Barışı Savunmanın Gerekliliği

4.2. Haklar ve Özgürlükler Olarak Barış

5. HALKLARIN DEMOKRATİK KONGRESİ

5.1. HDK’yi Doğuran Süreç

5.2. HDK’nin Kuruluşu

5.3. HDK Nedir

5.4. HDK Ne (ler) Yaptı-Yapar-Yapacak

6. DÜNYA VE TÜRKİYE

6.1. Kapitalizmin Motivasyon Aracı ve Akıbeti

6.2. Kapitalizmin 2007 Yapısal Krizi

6.3. Türkiye’de Kriz ve İktidar

6.4. “Doğru”nun  Tanımı ve Sosyal Darwincilik

6.5. Bu Doğrudur Hakikat Değil

6.6. Devletle Üç Defa Ters Düştüm

7. İDDİANAME İÇİN

8. BİTİRİRKEN

GİRİŞ

Kamuoyunda son yıllarda ceza mahkemelerinde, özellikle de ağır ceza mahkemelerinde duruşmaların ‘’usul’’ olarak yapıldığı, sanık ve avukatlar tarafından sunulan delil ve açıklamaların dikkate alınmadığı, kararların yargılama dışında oluşturulduğu şeklinde yaygın bir kanı var.

Ben, hukuk alanının idiografik (her olguyu olayı kendi içinde ve özelinde betimleme) özelliğe sahip olduğunu bildiğimden ve yanı sıra, kanaatlerin delil olarak kabul edilip hüküm gerekçesi yapıldığı bir iddianame örneğinin, onu doğuran koşullarla birlikte yazılı tarihe geçmesi için kamuoyundaki bu yaygın kabule rağmen söz aldım.

AFRİN

Aralık 2017’de Afrin Gündemi

Yaklaşık 8 ay ya da 3 mevsim önce, Aralık 2017’de Türkiye’deki insanların büyük çoğunluğu ilk defa Suriye’de “Afrin” isimli bir bölge ve bir kent olduğunu ilk defa duydular.

Özellikle Ege, Marmara, Karadeniz ve İç Anadolu Bölgelerinde yaşayanların daha önce hemen hiç duymadığı bir yerleşim yeri adıydı Afrin.

Afrin,  Aralık 2017’de ‘’Türkiye’nin bekasını tehdit ettiği ve oraya askeri bir operasyon düzenlenebileceği” açıklamasıyla ilk kez gündeme geldi, 20 Ocak 2018’de “Afrin’e operasyon başladı” şeklinde, 11 Şubat’ta AKP İstanbul İl Başkanlığı İstişare ve Değerlendirme toplantısında ‘’Savaşın içindeyiz” açıklaması ile 17 Mart’ta yapılan AKP Diyarbakır İl Kongresi’nde “Afrin’in fethi yakın” ve 25 Mart’ta yapılan AKP Giresun İl Kongresi’nde de “partimizin metal yorgunluğunun büyük bölümü Afrin sayesinde giderildi” biçimindeki açıklamalarla duyuldu. Açıklamaların büyük bölümünü AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı, bir kısmını da Başbakan ve diğer hükümet üyeleri gerçekleştirdi.

Türkiye’de Afrin

Biliyoruz ki tarihte insanlar ilk kez güvenlik gerekçesi ile bir arada toplu yaşamaya başlamışlar. Bu gerekçeye daha sonra, refah ve mutluluk da eklenmiş. Toplu yaşamla birlikte toplumsal değerler, kültür ve gelenekler gelişmiş, zamanla yaygınlaşmıştır.

Devletlerin egemenlik alanlarını belirleyen sınır çizgileri birçok coğrafyada toplumları bölmüş, parçalara ayırmış ancak insanları birbirinden koparmayı, ortak kültürü, gelenekleri ve değerleri ayırmayı, yok etmeyi başaramamıştır. Türkiye-Suriye sınır çizgisi de bu durumun çarpıcı örneklerinden birisidir.

Doğu Akdeniz, Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerimizin bazı illerinde yaşayan Kürt, Arap ve Türkmen yurttaşlarımızın birinci derence akrabaları da dâhil olmak üzere, yakınları sınırın hemen diğer tarafında, Suriye’nin kuzeyindeki kentlerde, köylerde yaşıyor.

Şeker Bayramı ve Kurban Bayramı’nda yüz bini aşkın insan Türkiye’den Suriye’ye,  en az bir o kadarı da Suriye’den Türkiye’ye  “idari izin” ile geçip günlerce kalabiliyor. Ölüm, düğün ve doğum gibi özel durumlarda da her iki devlet,  yurttaşlarının karşılıklı geçişini sağlıyor. Dedemin ölümünde, 1980’li yılların başında bizzat benim ailemde de benzer bir durumun yaşandığına ilk kez şahit olmuştum. Dedemin Halep’te yaşayan ablasının çocukları (anneleri Türkmen, babaları Arap) Antakya’ya geldiler  hem cenazeye katıldılar, hem de birkaç gün kaldılar. Biraz önce sözünü ettiğim gibi pasaport kullanmadan yalnızca idari izinle.

Her iki ülkede yaşanmakta olanlar bu insanları diğerlerinden farklı olarak, akrabalık ilişkileri üzerinden de ilgilendiriyor. Afrin de bu kentlerden birisidir. Sözünü ettiğim bu yurttaşlarımız Aralık 2017 öncesinde de Afrin’i akrabalarının varlığı nedeniyle bilen insanlardı. Afrin’de Türkiye yurttaşlarının da akrabaları vardı çünkü.

Suriye İç Savaşı’nda Afrin

Afrin’in bir başka özelliği ise 2011 Mart ayında başlatılan Suriye iç savaşı ile ortaya çıktı. BBC ve Routers’in  web sayfalarındaki (Ocak 2018) bilgiye göre, Suriye’nin birçok yerinden farklı olarak Afrin’de son 3-4 yıldır herhangi bir çatışmanın olmadığı, farklı etnik kimlik ve inançlara sahip Suriyelilerin birlikte temsiliyetinden oluşan bir yönetimin bulunduğu barışçıl bir ortam vardı. Afrin’in savaş öncesi nüfusu 400-450 bin civarındayken, 2017 sonu itibariyle 1.5-2 milyon kişiye ulaşmış.

Söz konusu ajansların web sayfasında; Halep ve civarından Türkiye’ye göç etmek niyetiyle yola çıkan savaş mağdurlarının önemli bir bölümünün, Afrin’i güvenli buldukları için ülkelerini terk etmeyip, bu bölgede, kentte kalmaya karar veren yani Türkiye’ye geçmekten (dış göçten) vazgeçen Suriyeliler nedeniyle nüfusun 3-4 kat arttığı bildiriliyordu.

Afrin’in bu iki özelliği, Türkiye’nin Afrin’e yönelik olarak gerçekleştireceğini açıkladığı “askeri operasyonun”, uluslararası hukuka ve “askeri işgal hukukuna” göre “saldırı’”nın ve “işgal girişiminin” olası sonuçları hem tarihsel deneyimler hem de bilimsel bilgiler kapsamında, tüm dünya tarafından bilinen ölüm ve acı dolu bir gerçek olduğundan; bunların ortaya çıkmaması, oluşmaması için, eş sözcüsü olduğum Halkların Demokratik Kongresi’nin de yer aldığı dokuz kurum, 4 Şubat 2018, Pazar günü ortak bir basın açıklaması yapmıştır.

Mart 2018’de Afrin

Maalesef ortaya çıkan sonuçlar  ve yaşananlar açıklamamızı doğrulamıştır. Yüzlerce  insan ölmüş, kent merkezi işgalin ilk gününden itibaren yağmalanmış, talan edilmiştir. Haberler uluslararası görsel ve yazılı basında haftalarca yer almıştır. Bölge insanı ve göçle gelen yüz binlerce Suriyeli Afrin’i terk etmiş; Suriye iç savaşının bir parçası  hâline gelmek zorunda bırakılmıştır.

Dört Ayrı Başlıkta Afrin

Türkiye’deki iktidar tarafından bekanın tehdidi, savaş, fetih ve  metal yorgunluğunun aşılması olarak 4 ayrı başlık altında dile getirilen Afrin, bir bilgisayar oyunu değildir. Etiyle, kanıyla, canıyla, aklıyla ve onuruyla sahiden insanların yaşamakta olduğu, Suriye devletinin egemenliğindeki bir kenttir ve yerleşim bölgesidir.

Ben bir hekimim ve halk sağlığı uzmanıyım. Uzmanlık alanım insanın doğal durumunun “sağlıklı olmak” olduğunu kabul eder ve bunun için insanların sağlık hizmetlerinden önce yeterli ve dengeli beslenme, temiz içme ve kullanma suyu ve sağlıklı barınma gibi birçok temel gereksinimlerinin karşılanarak sağlıklarının geliştirilmesi ve korunmasını önceler. Sağlığı bozan etkenlerle öncelik/önem düzeyine göre mücadele eder.

HALK SAĞLIĞI VE SAVAŞ

Halk Sağlığı Sorunu

Günümüzde, halk sağlığı bilim alanında artık yasa özelliği kazanmış olan bilimsel bilgiye göre; en çok öldüren, en çok sakat bırakan ve en çok görülen hastalıklar/ sağlık sorunları en önemli hastalık/sağlık sorunu dolayısıyla halk sağlığı sorun olarak kabul edilmektedir.

Savaş

Ortaya çıkan/yaşanan başta ölümler, sakatlıklar, zorla yerinden edilmeler ve ekolojik felâketler nedeniyle savaşlar bir halk sağlığı sorunudur. İnsan eliyle yaratıldığı için de savaşlar önlenebilir halk sağlığı sorunudur. Dünya genelinde, 1945-2000 yılları arasında savaş nedeniyle 30 milyon insan ölmüş, 60-75 milyon insan sakat kalmıştır. Günümüz savaşlarında bir asker/savaşçı ölümüne karşılık 15-16 sivil ölmektedir. Buna göre, 30 milyon ölümün 27-28.5 milyonunu siviller oluşturmaktadır.

2017 sonu itibariyle dünyada 68.5 milyon insan göç etmiştir. Bunun 65 milyonu, diğer bir ifadeyle, yüzde 95’i savaşlar nedeniyle yaşanmıştır. Savaş nedeniyle yerinden edilenlerden 25 milyon insan ülkesini terk ederek başka ülkelere göç ederken,  40 milyon insan da ülkesindeki başka kentlere göç etmek zorunda kalmıştır.

Çok azını sayabildiğim bu nedenlerle bile, savaşa karşı çıkmak bir zorunluluktur. Çünkü, barış olmadan sağlık olmaz. Sağlıklı toplum için barış temel koşullardan bir tanesidir.

BARIŞ

Silahların  Susması ve Barışı Savunmanın Gerekliliği

Birçok sonunun olduğu gibi, savaşın da bir çaresi vardır. O da “Barış”tır. Barış, silahların susması, silahlı çatışma ve savaşların sonlanması olarak ele alınır ve bu sağlanabilirse; dünya genelinde her bir saatte 35-40 kişinin ölümü, 80-100 kişinin sakat kalması ve 900 kişinin göç etmesinin önüne geçilebilecektir. Bu durum tek bir gün sağlanabilirse 840-960 insanın ölümü, 1920-2400 insanın sakat kalması ve 21 bin 600 insanın göç etmesi engellenebilecektir. Eğer dünya genelinde silahları bir hafta süreyle susturabilirsek, bir haftalık da olsa barışı sağlayabilirsek, 5bin 580 – 6bin 720 insanın ölümünü, 13bin 440 – 16bin 800 insanın sakat kalması ve  151bin 200 insanın yerinden edilmesini/zorunlu olarak göç etmesini engelleyebileceğiz. Yalnızca bu sınırlı bilgiler dahi, barışı savunmayı zorunlu kılmaktadır. Çünkü, görüldüğü gibi, barış, büyük bir halk sağlığı sorununu engelleyebilecektir, engelleyebilmektedir.

Hak ve Özgürlük Olarak Barış

Barış, ayrıca toplumun tüm üyelerinin kişisel ve toplumsal haklarının ve özgürlük alanlarının müdahaleye, şiddete ve tecavüze uğramadan yaşayabilmesi bu hak ve özgürlük alanlarını kullanabilmesi olarak da ele alınmalıdır. Barış bu bağlamda ele alındığında insanlar, kişi ve/veya topluluk olarak etnik kimlikleri, ana dilleri, inançları, cinsiyetleri, yaşları, cinsel tercihleri vb. üzerinden herhangi bir eşitsizliğe ve ayrımcılığa maruz kalmadan yaşayabilmelerinin önü açılır. Böylece, toplumsal yaşamın hemen bütün alanlarında tekçiliğin yerini farklılığın ve çeşitliliğin zenginliği ve kabulü alacaktır. Barışın bu bağlamda hayata geçirilmesi insanın insan olarak ele alınmasının, alınabilmesinin öncelikli koşuludur.

Üretim alanlarında, yaşam alanlarında, kentlerde, köylerde, fabrikalarda, tarlalarda, okullarda, üniversitelerde durmadan, yılmadan, korkmadan her ne sebeple olursa olsun, benzerimiz olsun olmasın barışın yanında yer almak, yan yana durmak onurlu bir yaşam demektir.

HALKLARIN DEMOKRATİK KONGRESİ

HDK’yi Doğuran Süreç

Barışı söz konusu iki bağlamı ile ele almışken, Türkiye’de çok uzun zamandır yaşanmakta olan iki temel sorun ve bu sorunları aynı zamanda birbiriyle de ilişkilendirip çözüm arayanlardan ve yaptıklarından da bahsetmek gerekir.

Sorunlardan birisi yaşamak için çalışmak zorunda olanların, başta da işçi ve emekçilerin ekmek sorunudur. Diğeri ise “Kürt sorunu”dur. İktidarlar ilki için sömürü oranının artırılarak daha da büyümesine neden olurken, uluslararası hukukta ‘’ülke içi çatışma’’ olarak adlandırılan sorunu da siyasal çözümlemeden uzaklaşarak, ‘’terör sorunu’’ veya ‘’düşük yoğunluklu savaş’’ olarak tanımlamaktadır.

2007 genel seçimleri gündeme geldiğinde, hem emeğin hem de Kürt sorununun siyasi çözümünden yana olan siyasi parti ve yapılar bir araya gelip ‘’Emek ve Barış Bloku’’nu kurup seçimlere bağımsız adaylarla katıldılar. Her türlü engellemeye karşın seçimlerden başarı ile çıkıldı ve TBMM’de grup kurulabildi. Her iki sorunun çözümü için bir yandan iktidar zorlanırken, öte yandan kamuoyunun çok farklı kesimlerinin konuyla ilgili olarak “gerçek” bilgiyle aydınlatabilmesi olanağı yaratıldı.

Söz konusu, başarılı sayılabilecek süreç 2011 genel seçimlerinde çok daha fazla siyasi parti ve yapının yanı sıra, aydın, yazar, bilim insanı, sanatçı, edebiyatçı vb.lerinin katılımı ve desteği ile “Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku”nun kurulmasını getirdi. Seçimlere yine bağımsız adaylarla girilmesine karşın, çok daha büyük bir başarı ile çıkılabildi.

HDK’nin Kuruluşu

2011 seçimlerinde elde edilen başarı aynı zamanda “Kürt sorununun siyasi çözümü”, emek, demokrasi ile kişisel ve toplumsal hak ve özgürlükler mücadelesinde aktifleşen, çözüm talep eden bir seçmen kitlesinin, toplumsal muhalefetin de beraberinde var olduğunu ve geliştiğini gösteriyordu.

Söz konusu bu saptamalardan hareketle, bir kısmı daha önceki bloklarda da yer almış kırktan fazla siyasi parti, siyasi oluşum, dernek, sivil toplum örgütü, inanç grupları vb. ile birey olarak katılım gösteren akademisyen, yazar, sanatçı, edebiyatçı ve demokratik kitle örgütü yöneticileri Dernekler Kanunu’nun 25. maddesinde de yer alan bir platform olarak Halkların Demokratik Kongresi’ni, Ekim 2011’de kurdular. Katılan her bir yapının özgün tüzel kişiliği devam ederken, HDK’nin de herhangi bir yapı ve/veya kuruluş ile hiyerarşik herhangi bir ilişkisi bulunmadığını belirtmek gerekir.

HDK Nedir?

Halkların Demokratik Kongresi(HDK), Tüzüğü’nün 2. maddesinde de belirtildiği gibi; dışlanan ve yok sayılan bütün halkların ve inanç topluluklarının, kadınların, işçilerin, emekçilerin, köylülerin, gençlerin, işsizlerin, emeklilerin, engellilerin, lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve interseks bireylerin, göçmenlerin, yaşam alanları tahrip edilenlerin, yazar, sanatçı ve bilim insanları ile bütün bu kesimlerle mücadele yürüten güçlerin her türden baskı, sömürü ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak ve insan onuruna yaraşır bir yaşam kurmak üzere bir araya geldiği ortak bir dayanışma ve mücadele zeminidir.

HDK, halklardan, ezilenlerden, yok sayılanlardan, doğadan, emekten, özgürlükten, eşitlikten, barıştan ve adaletten yana olanların demokratik bir toplum ve insanca bir yaşam için ortak yürütülecek mücadelenin örgütlenmesini sağlayacak, bunun araçlarını geliştirecek bir platformdur.

HDK Ne(ler) Yaptı-Yapar-Yapacak

HDK, bugüne kadar birbirine yabancılaştırılan, hatta düşmanlaştırılan etnik kimliklerin, inanç gruplarının birbirlerini tanıma ve anlayabilmelerinin, akabinde de birlikte mücadele edebilmelerinin zemini olmuştur. Birçok etkinlikte şehit anneleri ile barış annelerinin bir araya gelip “analar ağlamasın, Kürt sorunu barış içinde siyasal olarak çözülsün” önerisini kamuoyuna açıklamaları buna örnek olarak gösterilebilir. Birbirinden farklı sektörlerdeki işçi ve emekçilerin bir araya gelip ortak emek mücadelesi geliştirmeleri de bir başka örnektir.

Ülke içi çatışmaların, düşük yoğunluklu savaşların “barış” ile sonlandırabilmesinin bilinen dört aşaması söz konusudur. Bunlardan ilki ateşkes, ikincisi müzakere, üçüncüsü de antlaşmadır. Ancak antlaşmadan sonra yıllardır birbirine düşman olarak gösterilmiş, çatıştırılmış, karşılıklı ölümler, sakatlıklar, derin acılar yaşatılmış halkların yeniden ‘’kapı komşusu’’ olabilmesi için dördüncü aşama da normalleşmedir. Halihazırda Türkiye’de bunu sağlayabilecek özellikteki yegane sivil yapı HDK’dir. HDK, halklar arasında harç vasfı olan, Türkiye halklarının ortak geleceğinin kurulmasını sağlayabilecek, özü itibariyle geleceğimizin, geleceğin de zeminidir.

Özetle, HDK, herkesin kendi kültürü, inancı, kimliği, anadili ve düşüncesiyle özgür ve eşit yaşadığı; farklılıkları nedeniyle baskı ve ayrımcılığa uğramadığı bir Türkiye için vardır ve var olmalıdır.

DÜNYA VE TÜRKİYE

Kapitalizmin Motivasyon Aracı ve Akıbeti

İçinde yaşamakta olduğumuz kapitalist toplum biçimi, insana ve doğaya karşıtlığına, akıl dışılığına ve her türden eşitsizliği içinde barındırıyor olmasına rağmen, Sanayi Devrimi’nden beri geniş halk kesimleri için “refah seviyesi artışı”nı temel ve yaygın bir motivasyon aracı olarak kullandı. Öyle ki yüzlerce yıl önce yaşanmış olan kölelik, kapitalizmde “zihinsel kölelik” formuyla yaşanır hale geldi.

1950 yılında, 30 yaşındakilerin %90’ının refah seviyesi ailelerinkinden daha yüksekti. Ancak, 2010 yılında, 30 yaşındakilerin en fazla %50’sinin refah seviyesi ailelerinkinden daha yüksek olabildi.

Görünen o ki “Kapitalizmin motivasyon aracının yok olmasının başlangıcını yaşıyoruz!” Sanayi Devrimi’nden bu yana devam eden refah seviyesinin artışındaki ilerleme kesiliyor. Günümüzde, “ikna aracı” olarak “şiddet” ve şiddetin her tür formu öne çıkıyor.

Kapitalizmin 2007 Yapısal Krizi

Temmuz 2007’de ABD’de görünür olan kapitalizmin yapısal krizi, on yılı aşan bir süreye ve sistemin sahiplerinin; ilk üç yılında 12 trilyon dolarlık, sıfır faizli nakit dâhil tüm müdahalesine rağmen, derinleşiyor ve yaygınlaşıyor.

Patronlar, her zaman olduğu gibi, krizin faturasını “yaşamak için çalışmak zorunda olanlara”; işçilere, emekçilere, yoksullara, köylülere, küçük esnafa yansıtınca toplumsal öfke de günden güne yükseldi. Yükselen toplumsal öfkenin kapitalist sistem ve yaşattıklarıyla ilişkilendirilmesini engelleyebilmek, geniş halk kesimlerini yönetmeyi ve yönlendirebilmeyi sürdürebilmek amacıyla dünyanın birçok ülkesinde dincilik, milliyetçilik, ırkçılık, yabancı/göçmen düşmanlığı ile aydınlanma karşıtlığı üzerinden toplumlar kutuplaştırılarak, kendi içlerinde çatışmaları, birbirlerine düşmanlaşmaları sağlandı. Seçmen, popülist sağ politikalara/partilere yöneldi. Kıt’a Avrupası ülkelerinde bile bu partilerin oyları son 10-15 yılda ortalama üç kat arttı.

Türkiye’de Kriz ve İktidar

Türkiye tarihi bir kırılmanın, tarihi bir eşiğin yaşandığı günlerden geçmektedir. Türkiye’de krizin etkileri ve beraberinde yaratılan toplumsal kutuplaşma görünür hale geldi. Kişi başına gelir, 2017 yılı sonu itibariyle 2013 yılına göre yüzde 17 oranında azalarak, 12 bin 480 dolardan, 10 bin 597 dolara düştü. Türk lirası (TL), son üç ayda yaklaşık yüzde 20 değer kaybetti. Nisan başında cebimizdeki 100 TL bugün 80 TL’nin de altında. Yaşanacağı öngörülen bu tablonun ortaya çıkaracağı/çıkardığı tepkiler ülkemizde de toplum, dincilik, ırkçılık, milliyetçilik, fetihçilik ile aydınlanma karşıtlığı üzerinden kutuplaştırılarak kontrol edilmeye çalışılıyor.

Yaşanma olasılığı çok yüksek olan ekonomik krizin ötelenebilmesi, Suriye iç savaşı nedeniyle Avrupa Birliği ülkelerinde günlük yaşamı bütün alanlarında zorlayan göçmen sorununda Türkiye’ye biçilen rol üzerinden kendilerini sorunun olabildiğince dışında tutabilmek için biçilen rol ve iktidarın siyasal kertesinin kendine yönelik beklentileri faşizmin inşasını zorunlu kılmaktadır. Bunu tesis edebilmek için de dünyada yaygınlaşmaya başlayan “totaliterizm” geçiş olarak kullanılmak istenmektedir. Bu nedenledir ki, 15 Temmuz 2016’da yaşanan “Asker Kalkışması”nı gerekçe olarak kullanan hükümet “anayasa darbesi” gerçekleştirdi ve olağanüstü hal ilân edildi. Her türden hak ve özgürlükler kısıtlandı; bir kısmı ise muhalefet için yok sayılıyor.

İlân edilen ve düne kadar devam eden, bugünden sonra da sistemin kendisi olacak olan OHAL ile söz konusu kutuplaştırmayla baskı, korku ve şiddet ortamı çok daha kolayca tesis edildi. Demokratik, adil ve güvenilir olma özelliği taşımayan 24 Haziran seçim sürecinde de toplum iktidar tarafından daha da kutuplaştırıldı, tehdit, korku ve şiddet aleni bir toplumsal korku aracı haline getirildi. Yasama organı, TBMM önce işlevsizleştirildi, günümüzde de yok hükmüne getirilmek isteniyor, milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı, parti eşbaşkanları, milletvekilleri, belediye eş başkanları tutuklandı. Kürt kentlerindeki 102 belediyeden 94’üne kayyım atandı, 130.000 kamu çalışanı işten atıldı, kamu yasaklısı haline getirildi. Nisan 2017’deki referandum da içeriği ana hatlarıyla hazırlanmış olan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” ülke de yeni bir siyasal sistem kurulmuş oldu. Hem yerli ve yabancı patronlar hem de emperyalizm çıkarları adına bu ülkeden beklentilerinin gerçekleşebilmesi için gerekli olanlar bir bir hayata geçiriliyor.

İktidar kendi doğrularını tanımlıyor, KHK ile resmileştiriyor ve dayatıyor. Örneğin, üniversitelere profesör olmayanların da rektör olabilecek olması, uluslararası mali bir suç olan, borsa içinden haberle alış-satış yapmanın cezasızlandırılması birkaç gün içinde vazgeçilmek zorunda kalınmış olsa da akıl tutulması yaratacak cinsten düşünceler ve uygulama girişimleri olarak akıllarımızda kalacak.

Bu yıl, 69. yılını kutladığımız İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, günümüzde dünyada da Türkiye’de de rafa kaldırıldı. Uygulanmıyor. Çünkü uygulanırsa toplumu yönetemeyeceklerini, iktidarlarını kaybedeceklerini biliyorlar.

“Doğru”nun Tanımı ve Sosyal Darwincilik

İktidarlar içeriği kendilerinden menkul “doğru” tanımları yapıyor ve devlet için bir “normal”, “kabul edilebilir” çerçevesi çiziyor, belirliyor. Bu çerçeveye uymayan, özetle devletle ters düşen kişiler ve kuruluşlar tasfiye edilmesi gereken “odak” lar olarak görülüyor, gösteriliyor ve buna göre uygulamalar yapılıyor. Günümüzde iyice yaygınlaşan söz konusu uygulamanın toplum bilimlerindeki adı Sosyal Darwinciliktir. Devletle, iktidarla ters düşenler ekonomik ve sosyal dışlamayla ikna olmazlarsa gözaltı, tutuklama vb. ile birlikte “şiddetin” farklı biçimleriyle tasfiye edilmeye çalışılıyor. Söz konusu tablonun dünyada da Türkiye’de de son yıllarda yaygınlaştığını hatta sıradanlaştığını gözlemliyoruz.

Bu “Doğrular” Hakikat Değil

Doğrunun ne olduğunu ya da ne olması gerektiğini, Ortaçağ Avrupa’sında kilise insanları, İslamiyet’te ise halifeler belirliyor ve ilân ediyordu. Daha sonra doğrunun ne, neyin doğru olduğu yasalarla, yönetmeliklerle özetle mevzuatla belirlenir oldu. Günümüzde de bu haliyle devam ediyor. Doğruyu belirleyen, belirlemek isteyen iktidarlar ve biçimleri birbirinden farklı olsa da tümünün ortak noktası içeriğin iktidarın ve iktidar sahiplerinin gereksinim ve isteklerine göre belirleniyor olmasıdır. Bununla birlikte, bu “doğrular” hakikat değildir. Olamazlar da.

Devletle Üç Defa Ters Düştüm

2011 yılından bugüne kadar devletin doğru kabul ettikleri hakikate uymadığı için devletle üç defa ters düştüm. Bunlardan ilki, Dilovası’nda halkın sağlığı için, ikincisi Kürt illerinde sivillerin yaşamı ve yaşam hakkı için, üçüncüsü de Afrin’de insanların yaşamı ve barış içinde yaşamı için.

Dilovası’nda çalışma arkadaşlarımızla yaptığımız araştırmalarda kanserden ölüm orantısının ülke ve dünya ortalamasının üzerinde olduğunu, bebeklerin ilk kakalarında ve annelerin ilk sütlerinde havadaki ağır metallerin olması gereken değerlerin çok üzerinde olduğunu ve havanın kirli olduğunu tespit ettik. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’nün dünya çapındaki hava kirliliği konusunda uzman bilim insanları eliyle belirlediği sınır değer metreküp havada 20 birim (mikrogram) toz bulunmasıdır. Bunun üzerindeki toz miktarı varlığında havanın kirli olup, bu haliyle akciğer kanseri başta olmak üzere, pek çok hastalığa neden olduğu bilimsel olarak tespit edilmiştir. Oysa, Türkiye’de yürürlükteki mevzuata göre hava kirliliği diyebilmemiz için toz miktarının 56 birim olması gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle, DSÖ kriterlerine göre hava kirliliği sınır değerin 3 katına çıkmış dediğimizde, mevzuatımıza göre sınır değeri yalnızca biraz aşmış olarak kabul edilmektedir. Bu farklılık neden? Kimin, kimlerin çıkarı için hakikat görmezden geliniyor? Sorguladım, karşı çıktım, geri adım atmadım. Başıma gelmeyen kalmadı.

İkincisine gelince… İktidar, barış görüşmeleri yaparken, barış talep edenlere övgü yağdırıyor. Hatta “akil insanlar” heyeti kurup il il, kurum kurum dolaştırıp, barışın gerekliliğini, doğruluğunu ve iyiliğini anlattırıyordu. Barış görüşmelerini sonlandırdıktan sonra barış talebine devam edenlere, ilkeleri konjonktüre göre değişmeyenlere ceza yağdırdı. Haziran 2015 seçimlerinden hemen sonra Kürt illerinde süresi belli olmayan sokağa çıkma yasakları ve bunların kent insanına olumsuz etkileri ile yaşanan sivil ölümlerini dikkate alarak insani yönü ile birlikte, hukuksal içeriğini BM’nin 15 Aralık 1978 (33/73) ve 12 Kasım 1984 (30/11) tarihli Genel Kurullarında oybirliği ile kabul edilmiş; “her insanın doğuştan barış içinde yaşama hakkına sahiptir” ve “barış hakkını korumak ve bu hakkın uygulanmasını sağlamak devlet için temel bir yükümlülüktür” kararları ile 2010 tarihli Santiago Bildirgesi’nin 5. ve 13. madde hükümlerinden alan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiri nedeniyle içinde benim de bulunduğum 363 akademisyen KHK’ler ile ihraç edildi, 154’ü ise  işten çıkarıldı, istifaya zorlandı ya da emekli ettirildi. Yine bu nedenle, 365 akademisyenin ise İstanbul Ağır Ceza mahkemelerinde yargılamaları sürüyor.

Üçüncü ve sonuncu durum ise Ankara TEM polislerinin, hazırlık savcısının ve mahkeme heyetinizin “suç aleti” olarak kabul ettiği basın açıklaması metni için geçerli. Metinde geçen “işgal” ve “saldırı” kelimeleriyle “devletin alenen suçlandığı” ve “terör örgütüne destek verildiği” iddia edilmektedir. Burada da devletin doğrusu ile hakikat yüzde yüz birbirinden farklıdır.

Şöyle ki 1907 Lahey Sözleşmesi ile 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesi ve ek protokollerinde getirilen kurallar manzumesinde “Askeri İşgal Hukuku” adında insan hakları hukuku ile insancıl hukukun bir alt disiplini oluşturulmuştur. Ve burada, yani uluslararası hukukta; “Bir devletin başka bir devletin topraklarının bir parçasında, o devletin iradesi hilafına askeri olarak etkin bir denetim sağladığı durumlar; amaç, özgürleştirme de olsa ilhak da olsa ‘işgal’ olarak” değerlendirilmekte ve tanımlanmaktadır.

Aynı biçimde, BM Genel Kurulu’nun 1974 tarihli, 3814 sayılı kararında “saldırı” tanımı yapılırken, devletlere her türlü saldırı eyleminden kaçınma çağrısında da bulunulmuştur.

Her iki metin de TBMM’de kabul edilmiştir ve mevzuat hiyerarşimizde Anayasamızın da üzerinde bulunmaktadır. İktidarın, devletin konjonktürel olarak bu kavramları kullanmayı suç sayması hakikati değiştirmez. Hukuk insanlarının hem mesleki hem de insani sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.

 

İDDİANAME İÇİN

Toplumların kutuplaştırılması, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi hükümlerinin yok sayılması ile Sosyal Darwincilik uygulamaları tüm dünyada son yıllarda yaygınlaşırken, BM İnsan Hakları Komisyonu’nun 2003 Raporu’na göre “teröre karşı savaştığını” ifade eden ülkelerde ek olarak iktidar/devlet tarafından yapılan insan hakları ihlallerinin daha da yaygın olduğu ortaya konmaktadır.

Söz konusu bilgiler, ülkemizde hukuka, hukuk insanlarına düşen sorumluluğun ve görevin demokratik bir toplum için yapılması gerekenler adına ne kadar büyük ve önemli olduğunu göstermektedir.

Ceza hukuku, mahkûmiyet, bazı haklardan yoksunluk gibi insanların yaşamlarında doğurduğu sonuçlar bakımından devlet eliyle uygulanan yaptırımların en ağırını bünyesinde barındırmaktadır. Hukuk insanları başta olmak üzere, soruşturma evresi ve iddianame hazırlık sürecindeki sorumluluklar ve yükümlülükler oldukça büyüktür.

Kanaat(ler) delil olarak sunulmamalı, “yeterli şüphe” de delillere dayandırılmalı, ara kararlar ve kararlar en az yasalar kadar akla ve toplum vicdanına uygun olmalıdır.

Bir metin ancak ve ancak içerdiği kelimelerle yorumlanabilir, anlamlandırılabilir. İçermediği, dışarıda tuttuğu kelimelerle anlamlandırmaya çalışmak ya da içerdiği kelimeleri anlamları, tanımları, evrensel karşılıkları dışında anlamlandırmaya gayret etmek hukuksuzluğun ve art niyetin göstergesi olabilir ancak.

Bu davanın iddianamesinde tüm bunlar yapılarak, eleştirel bakış, sorgulama, bilimsel bilgi ve hakikat suç aleti haline getirilmek istenmiştir.

9 Şubat sabahından beri özgürlüğümden mahrum bırakıldım. Daha bu sabah hapishaneden ayrılmadan taktığım kravat çıkartıldı. Gerekçesini sorduğumda da “Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan gelen bir yazı ile ‘mahkumların mahkemede kravat takmaları, iyi hal olarak değerlendirilmekte olduğundan’, bu durumdan yararlanmalarının engellenmesi için duruşmalara kravatsız olarak gönderilmelerinin istendiği” bildirildi. Bu sabah ikinci olarak, Ankara Adliyesi Binası’na getirildiğimde tek başına konduğum nezarette iki ayrı ‘kaka’ öbeğinin olduğunu gördüm. Bu iki olay özgürlüğümün ortadan kaldırılması nedeniyle yalnızca bu sabah yaşadığım iki tanesi. Bunların dışında, Eş sözcüsü olduğum HDK’nin 10’dan fazla yürütme toplantısına, üç genel meclis toplantısına katılamadım ve dolayısıyla sözcülük görevimi yerine getirememiş oldum. Otuz yıla yakın bir süredir görev yaptığım, 20 yıla yakın bir süredir de editörlüğünü yapmakta olduğum, Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından 1978 yılından beri yayımlanan ve uluslararası indekslerde de taranan Toplum ve Hekim Dergisi’nin Hakem Kurulu toplantılarına yaşamım boyunca ilk kez katılamadım. Bu yıl yapmakta olduğumuz 40. yaşı ile ilgili kutlamalarda olamadım. Kocaeli Üniversitesi’nden 672 sayılı KHK ile Eylül 2016’da Dünya Barış Günü’nde birlikte atıldığımız akademisyen arkadaşlarımızla kurduğumuz Kocaeli Dayanışma Akademisi (KODA) ve Kocaeli Dayanışma ve Araştırma Derneği’nin hiçbir etkinliğinde yer alamadım. Yine Kocaeli’nde öğrencilerimle bir yıldır yürüttüğümüz halk sağlığı derslerini yapamadım. TTB’nin her yıl yapılan ve benim de 1989 yılından itibaren düzenli olarak katıldığım Büyük Kongresi’nde bu yıl ilk defa bulunamadım. Konuşmacı olarak davet edildiğim ve katılma sözü verdiğim, uluslararası katılımlı iki akademik kongreye katılamadım, konuşmalarımı yapamadım. Yurtdışında yayımlanmakta olan dergilere gönderilen ve yayımlanması için bazı düzeltmeler yapmam gereken makalelerimin üzerinde çalışamadım, araştırmalarımı makale haline getiremedim. Uzmanlık alanım dahil başka hiçbir dilde rapor ve kitap okuyamadım. Yıllardır kesintisiz izlediğim uluslararası bilimsel dergileri izleyemedim, makale okuyamadım. Tüm bunları “telâfisi mümkün” olarak tanımlayabilirsiniz. Bununla birlikte, benim gözaltına alınmamın ve sekiz gün sonra da tutuklanmamamın yarattığı üzüntü ve stres nedeniyle ortaya çıkan bir hastalığın kronik hastalıklarını tetiklemesi nedeniyle 85 gün boyunca hastanede ve yoğun bakımda yattıktan sonra yaşamını kaybeden anneme; beni doğurduğu ve yetişmeme katkı sunduğu için; son bir defa teşekkür edemedim. Hazırlık savcısı ve sulh ceza mahkemesi hakimleri var olan durumu görmezden geldi, tutukluluğu “cezaya” dönüştürmüşlerdi ancak bu uygulamalarıyla tutukluluğumu “ağır cezaya” dönüştürmüş oldular.

Peki ne için?

Suç aleti olduğu iddia edilen basın açıklaması 322 kelime, 21 satır ve 7 paragraftan oluşan, savaş karşıtı ve barış talebeden bir içeriğe sahip. Hiç kimsenin gözaltına alınmasını, tutuklanmasını, kısaca cezalandırılmasını gerektirecek herhangi bir suç içeriğine sahip olmamasına karşın, polis tarafından suç aleti kabul edildikten sonra soruşturma savcısı ve mahkeme heyetiniz tarafından da “suç aleti” olarak tanımlanmaya devam edilen söz konusu basın açıklaması dokuz kurumun imzası ile yayımlandı. Bu kurumların toplam 16 temsilcisi varken, yalnızca 12’si için soruşturma açıldı. Peki nedeni? İddianamenin herhangi bir yerinde yanıtını bulmak mümkün değil. Soruşturma açılan 12 temsilciden iki kişi tutuklandı. Bunlardan biri de benim. Niçin tutuklandık? Tutukluluğumu gerektiren gerekçeler ve delilleri neler? Aynı şekilde bunun da açıklanan, yazılmış herhangi bir yanıtı yok. İşin ilginç yanı “suç aleti” hala aktif, yerinde duruyor. Web sayfasında isteyen okuyabiliyor. İddianame ve bunun hukuksal bir metin olarak kabulünü sağlayan heyetinizin tensip tutanağı ile ilgili birçok maddi hata da dahil olmak üzere, hukuk dışılığını ortaya koyacak örneklere daha fazla yer vermek istemiyorum. Çünkü, özellikle konunun hukuksal boyutunu sevgili avukatlarım değerlendirecekler.

BİTİRİRKEN

Ben son olarak Daniel de Feo’nun bir sözünü paylaşmak istiyorum. Danie de Feo, “Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyor diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala hem alçaktır.” diyor. Tamamen katılıyorum. O nedenle de diyorum ki “Savaş, insan eliyle yaratılan, önlenebilir bir halk sağlığı sorunudur.” Savaş karşıtlığı, barış talebi ve barış için mücadele 21. yüzyılda insanın “insan” olabilmesi, insan kalabilmesi için zorunluluktur.

Ben, insan kalabilmek istiyorum. Tüm dostlarım gibi…

Teşekkür ederim.

* Ankara 29. Ağır Ceza Mahkemesi İddianamesi’ne Yanıtımdır